Obezite yetişkinlerde yüzde 31,5 oranında görülüyor

Ülkemizde giderek artan ve önemli halk sağlığı problemlerinden biri olan obezite yetişkinlerde yüzde 31,5 oranında görülüyor. Aktif çalışma hayatına katılımla, bireylerin yemek hazırlama ve tüketimi için ayırdığı sürenin azalmadığı bunun da sağlıksız beslenme davranışına neden olduğunu belirten uzmanlar,  maliyeti ucuz besin tercihlerinin obezite, diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları ve kanser gibi bulaşıcı olmayan kronik hastalıklarda artışa neden olduğuna da dikkat çekiyor. Uzmanlar toplum beslenme rehberlerinin oluşturulmasının da önemini vurguluyor.

 

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Öğretim Görevlisi Esra Tansu, toplum sağlığı beslenmesine ilişkin değerlendirmede bulundu.

 

Beslenmenin toplum sağlığı üzerindeki etkileri dikkate alınmalı

 

Toplum sağlığı beslenmesinin, beslenme yoluyla sağlığın iyileştirilmesi ve toplumda beslenmeyle ilgili hastalıkların birincil olarak önlenmesini kapsadığını belirten öğretim görevlisi Esra Tansu, “Geçmişten itibaren beslenme bilimi, yalnızca yiyecek ve içeceklerin bileşenlerine maruz kalmanın doğasını değil, aynı zamanda bunların insan ve hayvan popülasyonlarının sağlık ve iyiliği üzerindeki etkilerini de ele almıştır. Bu nedenle, tüketim kalıplarının genel olarak toplum üzerindeki sonuçlarını incelemeden beslenme düşünülemeyeceği gibi, beslenme biliminin de toplum sağlığı üzerindeki etkisini hesaba katmadan ele alınması zordur.” dedi.

 

Beslenme sorunlarını çözmeye yönelik planlama yapılmalıdır

 

Öğretim görevlisi Esra Tansu, toplum sağlığı beslenmesinin, beslenme, fiziksel aktivite ile iyi oluş halinin iyileştirilmesi ve toplumda hastalıkların önlenmesini hedeflediğini kaydederek “Bununla ilişkili olarak daha çok toplumdaki beslenme sorunlarını çözmeye yönelik beslenme planlanmalıdır. Bu nedenle ilk olarak toplum çalışmaları ile anahtar beslenme sorun/sorunları tanımlanmalıdır. Sonrasında amaçlar ve ölçülebilir hedefler oluşturulmalı, çözüm programları uygulanmalı ve sonuçları değerlendirilmelidir.” diye konuştu. 

 

Obezite yetişkinlerde yüzde 31,5 oranındadır

 

Ülkemizde beslenme durumunun saptanması için periyodik olarak Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (TBSA) yapıldığını kaydeden Tansu, “En son TBSA-2019 sonuçları yayınlanmıştır. Ülkemizde giderek artan ve önemli halk sağlığı problemlerinden biri olan obezite yetişkinlerde yüzde 31,5 oranındadır.” dedi.

 

Maliyeti ucuz besin tercihleri sağlığı bozuyor

 

“Besin tüketimi verileri incelendiğinde, ülkemizde fazla enerji tüketiminden çok hatalı besin seçimleri olduğunu görmekteyiz” diyen Tansu, “Bireylerde sebze ve meyve tüketimi az iken işlenmiş ve şekerli besinlerin tüketimi oldukça fazladır. Tabii ki bu noktada gıda güvencesizliği kavramı da devreye girmektedir. Bireyler ekonomik olarak gıdaya erişimde zorlandığı için kalorisi yüksek, maliyeti ucuz besin tercihlerine yönelmektedir. Bu yönelim de hem obezite hem de diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, kanser gibi bulaşıcı olmayan kronik hastalıklarda ve vitamin-mineral eksiliklerinde artışa neden olmaktadır.” dedi.

 

Toplum beslenme rehberleri oluşturulmalıdır

 

Tüm bu nedenlerle ülkemizde ve dünyada toplum beslenmesinin geniş çerçeveden ele alınmalı ve beslenme önerilerinin buna göre yapılması gerektiğini kaydeden Tansu, “Elde edilen mevcut beslenme durumu verilerine göre toplum beslenme rehberleri oluşturulmalıdır. Ülkemizde mevcut olan güncel rehber Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER)- 2015’tir. TBSA-2019 sonuçlarına göre hazırlanacak yeni TÜBER’in sadece beslenme durumu değil, bireylerin sosyoekonomik durumları da göz önüne alınarak, toplumdaki farklı grupları da kapsayacak şekilde hazırlanması gerekmektedir.” dedi.

 

Yemek hazırlamaya ayrılan sürenin kısalması sağlıksız beslenmeyi getirdi… 

 

Toplumda sağlıklı beslenme davranışlarının oluşturulmasının önündeki engellerin, bireysel ya da toplumsal süreçler ile oluşabileceğini kaydeden öğretim görevlisi Esra Tansu, “Aktif çalışma hayatına katılımın artışıyla beraber, bireylerin yemek hazırlama ve tüketimi için ayırdığı sürenin azalması sağlıksız besin seçimine yönelimi arttırdığı gibi, bu sürecin sağlıksız beslenme davranışına dönüşmesini tetiklemektedir.” dedi.

 

Beslenme konusundaki bilgi kirliliği kontrolsüz yayılıyor… 

 

Öğretim görevlisi Esra Tansu, “Buna ek olarak kitle iletişim araçları, sosyal medya ya da sosyal çevre gibi kaynaklardan edinilen, kanıta dayalı olmayan beslenme bilgileri, yanlış beslenme davranışlarının kontrolsüz yayılımı ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle sağlık otoritelerinin, sosyal medya ve kitle iletişim araçlarını daha aktif kullanarak toplumda farkındalık yaratması gerekmektedir.” dedi.

 

Gıda güvencesizliği en büyük engellerden biri

 

Gıda güvencesizliği konusunun da sağlıklı beslenme konusundaki engellerden biri olduğuna dikkat çeken Tansu, “Toplumun her kesimince yeterli, güvenilir ve sağlıklı gıdaya fiziksel veya ekonomik olarak erişimini konu alan gıda güvencesizliğidir. Coğrafi ve ekonomik olarak dezavantajlı olan bireylerde, sağlıklı gıdaya ulaşımdaki maliyet faktörü sağlıklı beslenmenin önündeki bir engel olarak tanımlanabilir.” diye konuştu. 

 

Toplum sağlığı beslenmesi multidisipliner bir alandır

 

Toplum sağlığının geniş çapta ele alınan ve multidisipliner çalışma gerektiren bir alan olduğunu ifade eden Tansu, “Toplum sağlığı beslenmesinde ise beslenme uzmanları primer rol oynamakla beraber, hekimler ve yardımcı sağlık personelleri ekibe dahil olmalıdır. Bunun haricinde sivil toplum örgütleri, ulusal ve uluslararası kuruluşlar, gıda sanayi, üniversiteler de bu alana destek sağlayabilmektedir.” dedi. 

 

Halkın bilinçlendirilmesi çok önemli

 

Toplum sağlığı beslenmesinin ideal düzeyde olması için atılacak en önemli adımlardan birinin halkın bilinçlendirilmesi olduğunu kaydeden Tansu, “Bu noktada medya iletişim araçları, seminerler, etkinlikler ve projeler aracılığıyla bilinçlendirme çalışmaları yapılabilir.” dedi.

 

Ülkemizde obezite ve bununla ilişkili sorunlarda ciddi bir artış söz konusu olduğuna da dikkat çeken Tansu, “Obezite ile mücadele için 2014 yılından beri Sağlık Bakanlığı Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı’nı uygulamaktadır. Yine başka bir projede; ülkemizde demir eksikliği kadınlarda ve çocuklarda yaygın şekilde görüldüğü için, 2004 yılından beri 4-12 ay arası bebeklere ve 2005 yılından beri 2. trimesterdan itibaren emzirmenin 3. ayına kadar annelere ücretsiz demir desteği yapılmaktadır. Güncel veriler bu gruplarda demir eksikliği görülme sıklığının azaldığına işaret etmektedir. Bunun gibi toplumumuzda sık görülen beslenme ile ilişkili sorunlar tanımlanarak projelerin oluşturulması çözüme kavuşmada anahtar rol oynamaktadır.”

 

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Öğretim Görevlisi Esra Tansu, diğer önemli bir noktanın ise tarım ve gıda politikalarıyla ilgili düzenleme yapılması olduğunu ifade ederek bu sayede üreticilerin üretim aşamasındaki, tüketicilerin ise gıdaya erişimindeki fiziksel ve ekonomik zorlukların üstesinden gelinebileceğini kaydetti.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

‘Sarma tütün daha az zararlı’ düşüncesi yanlış!

Paket sigaraya kıyasla daha ekonomik olması nedeniyle sarma tütün şeklinde sigara kullanımında son birkaç yıl içinde dünyada ve ülkemizde ciddi artış yaşanıyor. Sarma tütünün paketli sigaraya kıyasla daha az zararlı olduğuna dair yanlış bir inancın olduğunu belirten uzmanlar, başta akciğer kanseri olmak üzere gırtlak kanseri, mide kanseri, pankreas kanseri gibi ciddi hastalıklarla birlikte felç, beyin ve kalp damarlarında sertleşme sorunlarının da ortaya çıkabileceğini vurguluyor. Uzmanlar bilinenin aksine elektronik sigara kullanımının bağımlılığı sürdürdüğünü söylüyor ve bağımlılık tedavisinde psikoterapinin etkili olabildiğini ifade ediyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü; paket sigaraya kıyasla daha masum görülen sarma tütün kullanımının sağlık üzerindeki etkilerine ve sigara bağımlılığının tedavi yöntemlerine değindi.

 

Sarma tütünün popülerliği artıyor

 

Tütünün hem sigara üretiminde hem de zirai ilaçlama amacı ile kullanıldığını belirten Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, “İçeriğinde insan sağlığı için tehlike oluşturan maddeler barındırıyor. Sarma tütün şeklinde sigara kullanımında son birkaç yıl içinde dünyada ve ülkemizde ciddi artış yaşanıyor. Bu artışın en önemli sebebi sarma tütün şeklinde sigara kullanımının paket olarak satılan sigaralara göre daha ekonomik olması. Bu durum sarma sigaranın zaman içinde popülerliğini de artırdı.” dedi.

 

İşte sarma tütünün sağlığa zararları…

 

Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, ekonomik sebeplere ek olarak sarma tütün kullanımındaki artışa etki eden bazı yanlış inançların da olduğunu söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: 

 

“Bunlardan biri sarma tütünün paketli sigaraya göre daha az zararlı olduğuna dair yanlış inançtır. Her iki şekilde sigara kullanımı da insan sağlığı açısından oldukça zararlı olduğunu söyleyebiliriz. Akciğer kanseri olan hastalar ile yapılan çalışmalar, sarma sigara içenlerin akciğer kanserine yakalanma riskinin yüksek olduğunu gösteriyor. Yapılan çalışmalar sarma sigaranın akciğer kanseri, böbrek kanseri, gırtlak kanseri, yemek borusu kanseri, pankreas kanseri, mide kanseri gibi pek çok kanser türüne sebep olduğunu gösteriyor. Bunlara ek olarak beyin ve kalp damarlarında sertleşmeye, felce, kalp krizine, yüksek tansiyona, üst solunum yolu hastalıklarına, migrenin tetiklenmesine, gebelik döneminde bebeğin gelişimine olumsuz etkiye, erken doğuma ve düşüğe, hafıza zayıflığına, cilt sağlığını bozmaya neden olduğu da ortaya konulan sonuçlar arasında yer alıyor.”

 

Elektronik sigara bağımlılığın sürmesine yol açıyor

 

Elektronik sigaraların günümüzde sigarayı tamamen bırakmadan önce bireylerin attıkları bir ön adım olarak dikkat çektiğini belirten Cücü, “Fakat elektronik sigaralar hem fizyolojik bağımlılık sürmeye devam ettiği için, hem sigara içme davranışına dair ritüeller kısmen değişiklik gösterse de farklı şekilde devam ettiği için bağımlılığın iyileşmesine değil sürmesine katkı sağlıyor. Bu noktada kişilerin niyeti sigaradan kurtulmak ya da azaltmak olsa da yerine elektronik sigarayı koymak, kısa süre içinde sigaraya eskisi gibi geri dönüşlere yol açıyor. Ayrıca farklı aromalar ile tatlandırılması, pek çok alanda içiminin mümkün olması kullanımı teşvik ediyor ve artırabiliyor.” dedi.

 

Psikoterapi ile tedavi mümkün

 

Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, sigara bağımlılığının tıpkı diğer bağımlılık türleri gibi tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu söyledi ve sözlerini şöyle tamamladı:

 

“Her bağımlılıkta olduğu gibi sigara bağımlılığında da nüksler görülebiliyor ve kişi yeniden kullanıma dönebiliyor. Fakat bu durum kişinin asla bağımlılığından kurtulamayacağı anlamına da gelmiyor. Sigara bağımlılığı tedavisinde hem psikoterapi hem de ilaç tedavisi fayda sağlıyor. Psikoterapilerde bağımlılığın doğasını anlamak, sigara ile kurduğu ilişkiyi tanımak, sigaraya atfettiği anlamları fark etmek ve yeniden değerlendirmek, sigarayı bırakmaya yönelik duyduğu endişe, korku ve üzüntü gibi duyguları fark etmek ve bu duygular ile uygun şekilde başa çıkmayı öğrenmek, tetikleyicileri ve riskli durumları fark etmek ve önlemler almak, istek ile baş etmeyi öğrenmek, motivasyonu desteklemek gibi adımlar bireysel bazda çalışılıyor ve fayda sağlayabiliyor. Psikoterapilere ek olarak doktor tarafından reçete edilen bazı ilaçlar da bırakma sürecini kolaylaştırıyor.”

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Hürriyet Bizimle meme kanseri farkındalığı için yayında

Fulya Soybaş moderatörlüğünde YouTube’da yayınlanan Hürriyet Bizimle programı bu hafta meme kanseri farkındalığına yönelik özel bir yayın gerçekleştirdi. Pİ Kadın Kanserleri Derneği Başkanı Arzu Karataş, hem ilham veren mücadelesini anlattı hem de tedavi süreçlerine ışık tutan bilgiler verdi.

 

Fulya Soybaş, bu hafta sorularını Pİ Kadın Kanserleri Derneği Başkanı Arzu Karataş’a yöneltti. 7 yıl önce, 18 kemoterapi, 4 ameliyat ve 30 radyoterapi sonrası sağlığına kavuşan Arzu Karataş, sağlıkta fırsat eşitliği diyerek kurdukları Pİ Kadın Kanserleri Derneği ile farkındalık yaratmaya çalışıyor. Meme kanseri farkındalık ayı nedeniyle programa konuk olan Arzu Karataş, ‘erken tanı’nın neler değiştireceğinden evde yapılan muayenelerin önemine, ihtiyaç sahibi kadınların süreçler içinde beslenmeden peruğa kadar nasıl yardıma ulaşabileceklerine dair pek çok konuda bilgi aktardı.

 

Hürriyet Bizimle’de 25 yaş ve üzeri kadınların her yıl meme ultrasonu, 40 yaş üzeri kadınların da her yıl en az 1 kez mamografi çektirmesi gerektiğini, böylelikle erken tanı alarak ‘ağır’ tedavi protokollerine bile girmeden tedavinin mümkün olduğunu belirtti. Karataş, “Eğer kendime dokunsaydım ya da muayenelerimi atlamasaydım belki de 18 kemoterapi almak zorunda kalmayacaktım. Bunlar ağır ve yorucu süreçler. Erken tanı işte bu nedenle çok önemli. Tüm bunları yaşamaya gerek kalmadan çözmek mümkün” diyerek uyardı.

 

Arzu Karataş dernek aracılığı ile şu ana kadar kendilerine ulaşan bin kadına tedavinin başından sonuna kadar her aşamada destek olduklarını da belirtti. Kemoterapi süreci içerisinde hastaların en büyük yüzleşmelerinden birini saçlarını kaybettiklerinde yaşadığını söyleyen Karataş, “Bize ulaşan her hastaya peruk konusunda da yardımcı oluyoruz. Çünkü biliyoruz ki kadınlar için saçını kaybetmek büyük bir travma. Ben yaşadım, siz yaşıyorsunuz! O nedenle moral, destek, beslenme, terapi yardımı kadar peruk konusunda da yanlarındayız” diyerek meme kanseri farkındalık ayı kapsamında bilgilendirdi.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Gebelikte Kilo Kontrolü İçin Öneriler

Yaklaşık olarak kırk hafta süren gebelik süreci, bir kadının hayatında en hızlı kilo aldığı dönemdir. Gerek anne adayının sağlığı gerekse bebeğin anne karnında sağlıklı gelişimi için oldukça önemli olan kilo alımı, hamilelik sürecince ayrı bir yer tutar. Gebeliğin doğal seyrinde oluşan hormonal değişiklikler, mide bulantıları, midede yanma ve kazıntı, sık acıkma hissi veya sürekli atıştırma isteği kilo alımına neden olabilir. Gebelikte ideal kilo alma ve alınan bu kiloların rahatlıkla verilmesi özellikle anne adayları için dikkat çeken bir konudur.

Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümünden, Dr. Öğr. Üyesi Şefik Gökçe ‘Gebelikte kilo kontrolü hakkında’ merak edilenleri cevapladı.

Hamilelik sırasında annenin beslenmesinin çocuğun zihinsel ve bedensel gelişimi üzerinde önemli etkileri vardır.  

Gebelik boyunca alınması gereken kilolar fazla kilo problemi olan kadınlarda daha dar aralıktadır. Bu kilo gebede artan doku miktarı (rahim, meme, artan kan hacmi) vücutta artan sıvı miktarı, bebek ve onu koruyan, besleyen yapılardan kaynaklanmaktadır. Bunda daha az kilo alımı, hamileliğin devamı için annenin mevcut yağ ve protein depolarının kullanımı anlamına gelmektedir.

Gebelikte ortalama kilo alımı 12.9 kg dır.

Hamileler genellikle hamileliğin 12. haftasında kilo almaya başlarlar. İlk 3 ayda artan gebelik hormonu B-HCG etkisiyle artan bulantı ve kusma sonrası iştahsızlık ve yemede zorluklar kilo almanın önündeki engeldir. Sonraki üç ayda artan HPL hormonu etkisiyle ise gebelikte iştah artışı ile artık gebe kilo almaya başlar.

 

Gebelikte enerji gereksiniminin üzerinde besin alınması kilo alınımı ile doğru orantılıdır. Gebelikte 1. 2. ve 3. trimesterde sırasıyla yaklaşık ek 0, 300 ve 400 kcal/gün giderek artan enerji ihtiyacı vardır. Tabi ki bu değerler gebenin vücut kitle indeksine göre değişmektedir. Hamilelerin günlük kalori ve her üç aylık döneminde enerji ihtiyacı anne yaşı, boyu ve gebe kalma anındaki ağırlık bilgileri girilerek hazır grafiklerden faydalanılarak hesaplanabilir. Hamilelerin kilo kontrolünün sağlıklı yapılması için günde 30 dakika veya daha fazla orta düzeyde egzersiz önerilmektedir.

Hamilelikte yetersiz kilo alımı çeşitli olumsuz sonuçlara neden olur.  Yetersiz kilo alımı olan kadınların bebekleri daha zayıf ve kısa olup, sonrasında bu bebekler bir miktar artmış glukoz tolerans bozukluğu, hipertansiyon, koroner arter hastalığı görülebilir ve yetersiz kilo alan gebeler bebekleri için yeterli süt üretemezler.

Tam tersine gebelikte aşırı kilo alımı, gebelerde sezaryana yatkınlık, obezite, gestasyonel diyabet, preeklampsi, tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalık, metabolik sendrom görülme riskinin artışı söz konusudur. Aşırı kilo alımının bebek üzerine etkileri de vardır. Bu etkiler gebelik yaşı haftasına göre büyük veya iri bebek olması, düşük Apgar skorları, hipoglisemi (kan şekeri düşmesi) ve polisitemi olarak görülebilir. Aşırı kilo alan gebelerin bebeklerin aşırı kilo veya obezite riski yüksektir. Bunun yanında bebeğin ileri yaşamında diyabet, hipertansiyon ve diğer metabolik hastalıklar gibi kronik hastalıklıların gelişebileceği bildirilmiştir.  Sonuç olarak hamilelik sırasında annenin beslenmesinin çocuğun zihinsel ve bedensel gelişimi üzerinde önemli etkileri vardır.  

 

Folat eksikliğine bağlı kansızlık ikiz gebelikte tek hamileliklere göre 8 kat daha yaygındır. 

İkiz gebeliği olan annelerin metabolizma hızı tek gebeliği olanlara göre yaklaşık 10 daha fazladır. Gebelerde görülen fizyolojik değişiklikler çoğul gebeliklerde daha fazladır. Kan plazma hacmi daha çok artar, kan   hemoglobin, albümin ve vitamin seviyesi daha çok düşer.

Çoğul gebelikler için standart bir beslenme kılavuzu yoktur. Ancak gebeler için günlük diyetlerinde 20 protein, 40 yağ ve 40 karbonhidrat olmalıdır. İkiz gebelikte 40 daha yüksek kalorili bir diyet önerilir. Demir eksikliği anemisi ikiz gebelerde 2.5-4 kat daha yüksektir. Folat eksikliğine bağlı kansızlık ikizlerde tek hamileliklere göre 8 kat daha yaygındır. Bunu önlemek için ikizler de günde 1 mg folik asit takviyesi önerilmiştir. İkiz gebelikler için günlük 1000 IU D vitamini ve 2000-2500 mg / gün kalsiyum alımı önerilmektedir.

 

Gebelikte alınan aşırı kiloların gebelik sonrasında sağlıklı bir şekilde verilmesi mümkün.

Gebelik sırasında alınan kiloların tümü doğum sırasında ya da doğumdan hemen sonra verilmez. Gebelikte ortalama kilo alımı 12.9 kg dır. En büyük kilo kaybı doğumda 5,4 kg ve takip olarak 2 haftada yaklaşık 4 kg olmaktadır. 2 hafta ile 6 ay arasında ek bir 2.5 kg verilir, böylece ortalama 1 kg kalır. Gebelikte alınan aşırı kilolar hamilelik sonrasında sağlıklı bir şekilde verilmesi gerekiyor. Bununla birlikte gebe adayları kadınlar için de kilo kontrolü önemlidir. Çünkü gebelik öncesinde obez kadınlarda gebelikte aşırı kilo artışı olma olasılığı daha yüksektir. Bu komplikasyonların riskini azaltmak için anne adaylarının ideal kiloda olması şiddetle tavsiye edilir. Hamilelik öncesi ve sonrası sağlıklı bir şekilde fazla kiloların verilmesi için diyet ve egzersiz kilo azaltmada daha etkindir.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Meme Kanseri İle Mücadelede ‘‘HayatınSeninElinde’’

AVON, 25 yıldır sürdürdüğü meme kanseriyle mücadele kampanyasına bu yıl da ‘‘HayatınSeninElinde’’ sloganıyla devam etti. Online platform üzerinden düzenlenen etkinlik kapsamında Prof. Dr. Yeşim Eralp ve Buse Terim Bahçekapılı meme sağlığı ve meme kanseri konulu canlı yayın organizasyonunda bir araya gelerek takipçilerini bilgilendirdi.

 

AVON, Türkiye’nin kadın sağlığı konusunda en kapsamlı ve en uzun soluklu sosyal sorumluluk çalışması olan Meme Kanseri ile Mücadele Kampanyası’na 25’inci yılında da devam etti. Avon’un bu yıl Türk Kanser Derneği’nin desteğiyle düzenlediği Prof. Dr. Yeşim Eralp ve Buse Terim Bahçekapılı’nın katılımcı olduğu canlı yayın etkinliğini bu yıl bir kez daha #HayatınSeninElinde sloganıyla gerçekleşti.

 

Meme Kanseri ile Mücadele Kampanyasını uzun yıllardır devam ettiren Avon ile Meme kanseri farkındalığı yaratmak ve erken teşhisin önemine dikkat çekmek için 2 yıldır bu projeye dahil olduğunu Buse Terim Bahçekapılı“AVON, 1992'den beri tüm dünyada, ülkemizde ise 25 yıldır meme kanserine yönelik toplumun farkındalığını yükseltmek ve erken teşhisin önemine dikkat çekmek amacıyla çalışmalarını sürdürüyor. Farkındalık kampanyası kapsamında dünya genelinde her yıl 10 milyon bütçe bağışlayan AVON 16 milyonun üzerinde kadına meme kanseri taraması yapılmasına imkan sağlandı. Avon Türk Kanser Derneği’ni aracılığıyla sizi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Profesör Doktor Yeşim Eralp ile bir araya getirmek istedik.” dedi.

 

Meme kanserine yakalanma sıklığının daha önce ilk sırada yer alan akciğer kanserini geçmeye başladığına dikkat çeken Tıbbi Onkoloji Uzmanı Profesör Doktor Yeşim Eralp; “ Dünya üzerinde toplamda 2020 yılında 2.2 milyon kişiye meme kanseri tanısı konuldu. Bütün bunlara rağmen meme kanseri tanısı konulan hastalarda tedavi başarısı yaşam şansı yüzde 30 kadar arttı. Dolayısıyla yakalanma riski artmış gibi görünüyor olabilir ama bu kanser yaşama şansının arttığı ve tedavi sürecinde başarılı olabildiğimiz kanser türlerinden biri haline geldi. Meme kanserinin erken teşhis ile iyileşebilir bir kanser türü olduğunu tekrar belirtmek isteriz.” dedi.

 

Meme kanseri olan hastaların tedavi sürecinde hastaların mutlaka psikoloji bir destek almalarını önerdiğini belirten Eralp; “Aileden, çevreden, hastanın bakımlarıyla ilgilenen kişilerden, tedavilerini üstlenen ekipten teşhis konulmuş hastaya karşı gerçekçi, akılcı ve affedici olarak hastaya yaklaşmalarını ve hastalık sürecini rahat geçirmeleri konusunda destek vermeleri gerektiğini belirtiyoruz. Hastalara karşı vereceğimiz en önemli mesaj; bu hastalık doğru tedaviyle doğru şekilde bakıldığında iyileşebilir. Bunu yaparken meme kaybı veya tedavilerin getirdiği değişiklikler kadınlık kimliğinin sorgulanmasına sebep olacak sorunlar mutlaka çözülmeli. Pandeminin başladığı dönemde herkesin korktuğu hastaneye gidemediği dönemler oldu ve bu hastalık açısından olumsuz sonuçlar doğurdu. Bizlere ulaşabilen hastalarımızın hastalık tedavisi sırasında hep birlikte el ele vererek rahat bir şekilde atlattık. Yine bize ulaşan tedavi sırasında ciddi kovid yaşayan bir hastamız olmadı. Dikkat edildiği zaman kovid tedavi açısından tehlike oluşturmuyor. Gereken önlemleri alarak teşhis konmuş hastalardan tedavi süreçlerini devam ettirmelerini öneriyoruz.” dedi.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

65 yaş üstünde köprü kurma ve elma toplama gibi egzersizlerle kırıklar engellenebilir

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hülya Şişli, salgın boyunca hareketsiz kalan 65 yaş üstü kesimde kırık olaylarının dikkat çektiğini belirtti. Dr. Şişli, kasların günde 20-30 dakikalık düzenli egzersiz ve haftada dört saatlik çalışma ile güçlendirilebileceğini böylelikle bel ve kalça kırık riskinin azaltılabileceğini söyledi 

 

 

Risk grubunda yer alan 65 yaş üzeri kesim, pandemi koşulları nedeniyle uzun bir dönem hareketsiz kaldı. Bu hareketsizliğin önemli sonuçlarından biri olan kemik ve kas kitlesinin güçsüzleşmesi ve erimesiyle birlikte kırık vakalarında ciddi bir artış yaşandı. Uzmanlar son zamanlarda 65 yaş üzeri bireylerdeki kırık vakalarında yüzde 50 artış yaşandığını belirtiyor. Kırık vakalarının ağır olmayan çeşitli egzersizlerle önüne geçilebileceğini ifade eden uzmanlar, folklorik bir dansın figürleri, elma toplama, çeşitli köprü kurma egzersizleri, küçük engellerin üzerinden atlayarak yürümek, yüksek kanepe arkasında tutunarak parmak ucuna yükselmek ve yana adım almak gibi denge egzersizlerini öneriyor. 

 

Egzersiz ile bel ve kalça kemiklerini çevreleyen kaslar güçlendirilmeli

Kemik sağlığının düzenli egzersiz ile koruma altına alınabileceğini söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hülya Şişli, 65 yaş üstü risk grubundaki kişilerin bünyelerini yormadan hafif egzersizler yapabileceklerini aktardı. Şişli, “Egzersizler düzenli yapıldığında kas ve kemik kitlesi artar. Reaksiyon zamanı kısalır. Mental zindelik sağlanır. İmmün ve bağırsak fonksiyonları düzelir. Ağrılar azalır. Diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi düzenlenir. Öte yandan kırık, obezite ve kanser gibi hastalıklara karşı bağışıklık kuvvetlenir” dedi.  

 

 Zindeliğin gelişmesi için aktiviteler

Normalleşmenin yeniden başladığı dönemde 65 yaş üstü kişiler için önerilerini sunan Şişli, “Sıklıkla bel bölgesi omurgalarında ve kalça eklemlerinde kırıklarla karşılaşıldığı için özellikle onları çevreleyen kasların koruyucu gücünü arttırmak hedeflenmeli. Egzersizlerin kişiye uygun olması, kişinin sosyokültürel çevresi, ilgi alanları ve anlamlı bulduğu aktiviteler ile bağlantılandırılması çok önemli. Farklı zemin, farklı ortam uyumu için ev dışında yürüyüşler teşvik edilmeli. Küçük engellerin üzerinden atlayarak yürünmeli. Kanepe arkasında tutunarak parmak ucuna yükselmek ve yana adım almak gibi denge egzersizleri evde de yapılmalı. Tai Chi gibi vücut farkındalığı tekniklerinden yararlanılmalı. Tai Chi gibi disiplinler ve vücut farkındalığı tekniklerinden yararlanılabilir. Folklorik bir dansın figürlerinden esinlenmek, elma toplama ya da köprü kurma tarzı egzersizler de önerilebilir. Öğrenirken bunaltmayan çeşitlilikte denge, esneklik, kuvvet, çeviklik ve zindeliğin gelişmesine katkıda bulunacak egzersizler yapılabilir” diye konuştu.

 

KUTU…

Egzersizlerde dikkat edilmesi gereken noktalar:

  • İleri derecede kardiyovasküler hastalık varsa egzersizde tıbbi gözetim gerekir
  • Özellikle risk grupları için fizyoterapist değerlendirmesi ve denetimi ile kişiye özel egzersizler planlanmalı
  • Yaygın eklem hareket kısıtlılığı olan kişilerde egzersiz modifikasyonları yapılmalı
  • Kullandığı ilaçların egzersize etkisi göz önünde bulundurulmalı
  • Yaşla susuzluğa duyarlılık artar, yeterli sıvı verilmeli
  • Yaralanma ve kırık riskinin yüksek olduğu unutulmamalı
  • Denge bozukluklarında, oturma pozisyonunda ve destekli egzersizlerle başlanmalı
  • Dönme ve eğilme gibi vertebra kırık riski taşıyan egzersizlerden kaçınılmalı

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Menopozda Bu Besinlere Sofranızda Yer Verin!

Kadınların yaşamında duygusal ve fiziksel açıdan yeni bir dönemin başlangıcı olan menopozu kabusa çevirmek yerine ikinci bahara dönüştürmek mümkün. Bunun için beslenmeden düzenli egzersize, uykudan stresi kontrol etmeye dek bazı etkili kurallara dikkat etmek yeterli. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak “Menopoz döneminde östrojen hormonunun azalmasıyla birlikte kemik erimesi ve kardiyovasküler hastalık riski artmaktadır. Aynı zamanda bu dönem; sıcak basması, aşırı terleme, hafıza sorunları ve hormonal değişimler nedeniyle kilo artışını beraberinde getirmektedir. Bu nedenle özellikle bazı besinlerin içeriğinden vitamin ve minerallerin gücünden yararlanmak hem uzun vadeli sağlık sorunlarına karşı korunmada katkı sağlayacak hem de semptomların şiddetini azaltmakta etkili olacaktır.” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak, menopoz döneminde sofranızda yer vermeniz gereken yiyecek ve içecekleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

 

Kefir

Kefir; kalsiyum içeriği ile kemik sağlığını korumaya yardımcıdır. 1 su bardağı kefir; 240 mg kalsiyum içermekte ve günlük ihtiyacın dörtte birini karşılamaktadır. Ayrıca probiyotik içeriği ile bağırsak sağlığına destek olarak sağlıklı bir sindirim sistemi gelişimine yardımcı olur. Kemik erimesinden korunmak için her gün 1 su bardağı kefir tüketilmeli, diğer süt ürünleri ile de desteklemeliyiz.

 

Somon

Somon; içerdiği omega-3 sayesinde menopoz döneminin beraberinde getirebileceği kardiyovasküler hastalıklara karşı korunma sağlamaktadır. Ayrıca yapılan bazı çalışmalarda omega-3 alımının sıcak basmasını azalttığı gösterilmektedir. Bu etkilerinden faydalanabilmek için haftada en az 2 kez tüketilmelidir.

 

Yulaf

Yulaf, sağlıklı karbonhidrat kaynaklarındandır. İçerdiği posa sayesinde menopoz döneminde  oluşabilecek kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucudur. Ayrıca triptofan içeriği sayesinde menopoz semptomlarından biri olan depresyon ve sinirlilik halini azaltabilmektedir. Bu nedenle haftada 2-3 kez 3-4 yemek kaşığı yulaf ezmesi ile hazırlanmış müsli veya omlet veya yulaflı kurabiye veya poğaça kahvaltıda ya da ara öğünde tercih edilebilir. 

 

Avokado

İçerdiği zengin E vitamini sayesinde bu dönemde görülebilecek cilt kuruluğuna fayda sağlayabilmektedir. Yarım avokado günlük E vitamini ihtiyacınızın yarısını karşılar. Tüketirken porsiyon kontrolü sağlanmalıdır.

 

Soya fasulyesi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak “Soya fasulyesi, fitoöstrojen yani bitkisel kaynaklı östrojen içeriği ile östrojene benzer etki gösterir. Bu özelliği sayesinde düşük östrojen hormonunun yarattığı sıkıntıların şiddetini hafifletebilmektedir. Salatalara soya filizi veya tofu (soya fasulyesinden yapılan bir çeşit peynir) ekleyebilir, soya sütü tüketebilirsiniz. Ancak meme kanseri geçmişiniz var ise soya fasulyesi tüketimi için mutlaka diyetisyene danışmak gerekir” diyor. 

 

Kırmızı meyveler 

Ahududu, çilek, böğürtlen meyvelerin antioksidan içerikleri yüksektir. Antioksidandan zengin gıdalar, kalp sağlığı için faydalı olmakla birlikte yapılan bazı çalışmalar bu gıdaların menopoz semptomlarının şiddetini azalttığını göstermiştir. Her gün meyve tüketiminin en az 1 porsiyonunun kırmızı meyvelerden seçilmesi menopoz sonrası dönem için önemlidir.

 

Keten tohumu

Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak “Keten tohumu da soya fasulyesi gibi fitoöstrojenden zengindir. Bu nedenle menopozun yol açtığı şikayetleri azaltabilmektedir. Ek olarak içerdiği sağlıklı yağlar kolesterol düşürmeye yardımcı olabilmektedir. Her gün 1 yemek kaşığı keten tohumunu salatalarınıza ekleyebilirsiniz. Ancak meme kanseri geçmişiniz var ise keten tohumu tüketimi için mutlaka diyetisyeninize danışmanız gerekir” diyor. 

 

Kaju

Magnezyum, kan basıncının düzenlenmesi ve kemik erimesinden korunmak için önemli bir mineraldir. Kaju, iyi bir magnezyum kaynağıdır. 1 porsiyon kaju (10 adet) günlük magnezyum ihtiyacının beşte birini karşılar. Ancak kavrulmamış ve tuzsuz halinin tüketimi gerekmektedir. Çünkü yüksek tuz tüketimi, kemirlerden kalsiyum çekilimine neden olarak kemik erimesi riskini arttırmaktadır.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Nöromodülasyon Uygulamaları Hastaların Yüzlerini Güldürüyor!

"Vücudun herhangi bir bölgesindeki sinir sisteminde oluşan aksaklıklarının, düzenlenmesini sağlamak için kullanılan yöntemlerden olan nöromodülasyon yöntemleri ile; parkinson, distoni, tremor yani titreme, sara, şiddetli ağrı, istemsiz hareket ve kasılma gibi birçok sinir sistemi rahatsızlığında, hastaların çözümsüz olarak bilinen birçok şikayeti sonlandırılmaktadır” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Atilla Yılmaz, açıkladı.

Nöromodülasyon nedir?

“Nöromodülasyon” kelimesini “sinir sisteminin düzenleyicisi” olarak tanımlayabiliriz. Amaç; vücudumuzun herhangi bir bölgesindeki sinir sisteminde oluşan aksaklıklarının, düzenlenmesini sağlamaktır. Bu aksaklıklar beyinde olabileceği gibi vücudun herhangi bir yerinde de gelişebilmektedir. Beyindeki aksaklıklar sonucunda; halk arasında titremeli felç olarak bilinen Parkinson Hastalığı, şiddetli kasılma ve istemsiz hareketlerle seyreden Distoni Hastalığı ve vücutta, kafada, elde titremelerle seyreden Tremor Hastalığı, son olarak da sara hastalığı olarak bilinen Epilepsi Hastalığı oluşabilmektedir. Vücuttaki aksaklıklar sonucunda ise tedavisi olmayan ağrılar, idrar ve büyük abdest kaçırma veya yetiştirememe gibi rahatsızlıklar ve bazı uzuvlarda kasılmalar gelişebilmektedir. İşte nöromodülasyon ameliyatları bünyesinde topladığımız beyin pili, omurilik pili, mesane pili, vagus pili ve baklofen pompası gibi girişimler tüm bu aksaklıkların düzenlenmesini sağlamaktadır. Günümüzün en teknolojik ve geleceğin en gelişime açık bu ameliyatları, ülkemizde çok fazla yerde yapılamamakta hatta dünyanın bir çok ülkesinden beyin ve sinir cerrahisi uzmanları merkezimize gelerek tarafımızdan eğitim almaktadırlar. 

Nöromodülasyon girişimleri nelerdir ve hangi hastalıklarda kullanılır?

Nöromodülasyon ameliyatlarını iki grupta inceleyebiliriz; ilk grupta beyinde oluşan aksaklıklar için kullanılan ve halk arasında beyin pili olarak adlandırılan derin beyin stimülasyonundan bahsedebiliriz. Beyin pili ameliyatı ülkemizde; halk arasında titremeli felç olarak bilinen Pakinson hastalığının, istemsiz hareket ve kasılmalarla seyreden Distoni hastalığının, başta veya ellerde Titreme ile görülen Tremor hastalığının tedavisinde başarıyla uygulanmaktadır. Ülkemizde bu teknolojik ameliyatların yapılabilmesi, hastalarımız için büyük şanstır. İkinci grup ameliyatlar olarak ta vücutta oluşan aksaklıklar için kullanılan omurilik pili, mesane pili, vagus pili ve baklofen pompasını sayabiliriz. Bu grup amelyatlar ise nöropatik ağrı olarak bilinen ve şeker hastalığı başta olmak üzere bir çok kronik hastalıkta görülebilen tedavisi zor şiddetli ağrıların, idrar veya büyük abdest kaçırma veya yetiştirememenin, sara hastalığının ve istemsiz kasılmalarla seyreden spastisitenin tedavisinde başarıyla uygulanmaktadır.

Ameliyattan önce denenebiliyor!

Tüm bu girişimlerin en önemli avantajları arasında önceden test uygulaması fırsatının olmasını, uygulanacak elektrik akımlarının ayarlanabilir olmasını ve girişimlerin kalıcı hasar bırakmamasını sayabiliriz. Bu ameliyatların birçoğu hastayı uyutmadan lokal anestezi altında yapılmakta olup öncesinde test girişimlerinin yapılabilmesi ameliyatların başarı şansını oldukça yükseltmektedir.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Kas Yırtılmasının 6 Belirtisine Dikkat!

Kas ve tendon yırtıkları sonucunda kas yapısı bazen kemik dokudan bazen de kendi kas dokusu içinden kopabiliyor. Kemiği hareket ettiren kaslar yırtıldığı için hareketsizlik ortaya çıkıyor. Hissedilen ağrı sonucunda meydana gelen hareketsizlik de ağrıya neden oluyor. Muayene esnasında, yırtığın nerede olduğu ve kasın ne kadar yırtıldığı anlaşılabiliyor. Erken dönemde konulan teşhislerde; PRP, ilaç ve iğne tedavisiyle ağrılar giderilebiliyor. Bu nedenle ağrı hissedilir hissedilmez bir uzmana başvurulması büyük önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Serdar Alfidan, kas yırtılması ve tedavisi hakkında bilgi verdi. 

 

Ağır yük kaldırırken iki kere düşünün

Kas yırtılması, halk arasında lif kopması ya da kas çekilmesi olarak isimlendirilen kas dokusunun bütünlüğünde kısmi veya tamamını kapsayan kayıp oluşmasıdır. Kas yırtılmaları kas dokusunun kapasitesinin üzerinde gerilmesi ani veya devam eden aşırı zorlayıcı aktivitelere maruz kalması sonrasında ortaya çıkar.  Ağır yük kaldırma, kasın uzun süre yüke maruz bırakılarak direncinin azalması, travma ve kazalar kas yırtığının oluşmasındaki ana nedenlerdir. 

 

Isınmadan spor yapmak kas yırtılmasına neden olabilir

Her ne kadar ileri yaş kas yırtılması için önemli bir neden olarak gözükse de, kas yırtılması nedeni ile hastaneye başvuran hastaların çoğunluğu genç insanlardan oluşur. Futbol, basketbol ve atletizm gibi dayanıklılık ile devamlılık gerektiren zorlayıcı spor dalları, kas yırtığı oluşması açısından risk barındırır. Ayrıca halter ve ağırlık sporları gibi ani- patlayıcı tarzda efor gerektiren branşlarla ilgilenen sporcularda da kas yırtılmaları sıklıkla görülebilmektedir. Yeterince ısınma hareketi yapmadan yapılan spor aktivitelerde sakatlanma olasılığı ciddi artış gösterir. Isınma hareketlerinin miktarı ve süresi kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte, 10 dakikadan az olmamalıdır. 

 

Kas yırtılması belirtileri aşağıdaki gibidir;

  1. Ağrı
  2. Dokunma ile ortaya çıkan aşırı hassasiyet 
  3. Ciltte morluk ve şişlik 
  4. Hareket etmede kısıtlılık
  5. Yaralanmanın olduğu bölgeye kramp girmesi
  6. Yırtık bölgede göçme

 

Kas yırtılması ilerlemeden tedavi planlaması yapılmalı

 

Kas yırtılmasında uygulanacak tedavi kas yırtılmasının gerçekleştiği bölgeye ve yırtılmanın derecesine göre farklılıklar gösterebilir. Hafif yırtıklarda uygulanan tedaviler arasında; istirahat, ödem ve ağrı giderici ilaç verilmesi, buz uygulanması, masaj ve bandajlama sayılabilmektedir. Sadece istirahat, egzersiz kısıtlaması, ilaç tedavisi, PRP ve iğne tedavisi ile hafif yırtıkların büyük çoğunluğunu tedavi etmek mümkündür. Daha ileri düzeydeki yaralanmalarda kas içi kanama varsa kanamayı durdurmaya veya azaltmaya yönelik önlem ve tedaviler gerekebilir. Bazı kas yırtılmalarının tedavisinde ise cerrahi işlemler gerekebilmektedir. 

 

Kas yırtılması kendi kendine geçmiyor!

Kas yırtıklarının büyük çoğunluğunda basit tedaviler yeterli olmaktadır. Cerrahi işlem gerekebilecek yırtıklar en sıklıkla omuz bölgesindeki rotator manşet kaslarında, topuk bölgesindeki aşil kas yırtıklarında daha nadir olarak da kolda pazu kası yırtıklarında gerekebilmektedir. Kas yırtılması kendi kendine geçmez. Aksine yırtılan kası zorladıkça hastayı tedavi edilmesi zor bir sürece götürebilmektedir. Kas yırtığı fark edildiği anda cerrahi dışı işlemler ile tedavi planlanabilir ancak ihmal edildikçe cerrahi zorunluluğu söz konusu olabilmektedir.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

KKTC’de ilk kez SMA taşıyıcılık testi yapılmaya başlandı

Nadir görülse de sinir ve kas sisteminde yarattığı etkiler ile oldukça tehlikeli bir kalıtsal hastalık olan SMA’nın (Spinal Müsküler Atrofi) tedavisi güç ve oldukça maliyetli. KKTC’de ilk kez Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’nde gerçekleştirilmeye başlanan SMA taşıyıcılık testi ile son dönemde Karel ve Asya bebeklerle yeniden gündeme gelen hastalık için ailelerin risklerini önceden saptamak mümkün.

Son aylarda KKTC'de önemli gündemlerden biri haline gelen SMA (Spinal Müsküler Atrofi), beyin, beyin sapı ve omurilikteki dokuların bozulması ve kas zayıflığı ile seyreden, ilerleyici, kalıtsal bir hastalık. SMA, dünyada her 10 bin kişiden birinde görülüyor. Taşıyıcılık ise çok daha yaygın. Bilimsel araştırmalar dünyadan her 60 kişiden birinin SMA taşıyıcısı olduğunu gösteriyor. Bebek sahibi olmayı planlayan kişilerin SMA taşıyıcısı olup olmadığını belirlemek hastalığın sıklığını azaltmak için hayati bir öneme sahip.

Uzmanlarca evlilik öncesi yapılması gereken testler arasına alınması gerektiği söylenen SMA taşıyıcılık testleri, KKTC'de ilk kez Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’nde uygulanmaya başlandı. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Genetik Laboratuvarı Sorumlusu Doç. Dr. Mahmut Çerkez Ergören, taşıyıcılık testi sayesinde SMA ile karşılaşma olasılığının daha da azalacağını ifade ediyor.

Genetik hastalıkları önlemek için taşıyıcılık testleri yaptırmak önemli

Kişilerde, belirli genetik bozuklukların varlığını taşıyıcılık testleri ortaya koyuyor. Gebelik öncesi veya sırasında yapılan testler ile bebeğin kalıtsal bir hastalığa sahip olma riski ölçülebiliyor. Böylece hastalıkların nesilden nesile aktarımının önüne geçilebiliyor. SMA taşıyıcılık testi ise çiftlerin bebeğinde SMA varlığı ile ilgili risk olup olmadığını gösteriyor.

SMA taşıyıcılık testinin, Türkiye’de kısa süre önce evlilik öncesi gerekli rutin tetkikler arasına dahil edildiğini hatırlatan Doç. Dr. Mahmut Çerkez Ergören, “SMA’nın tedavi süreçleri oldukça maliyetli olduğu için SMA hastası pek çok bebek için ülkemizde ve Türkiye'de sık sık yardım kampanyaları düzenleniyor. Ancak asıl çözüm bu riskin önceden belirlenerek ortadan kaldırılması olmalıdır” diyor.

“Bir SMA bebeğinin kardeşlerinde hastalığın varlığını dışlamak için mutlaka taşıyıcılık testi ve ayrıntılı nörolojik muayene yapılmalıdır” diyen Doç. Dr. Ergören, “Daha önce SMA'lı çocuğu olan çiftlerde sonraki çocuklarında da SMA görülme riski yüzde 25 seviyesindedir” ifadesini kullanıyor.

SMA taşıyıcılık testlerinde 48 saatte sonuç alınabiliyor!

Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Genetik Laboratuvarı tarafından çalışılmaya başlanan SMA taşıyıcılık testleri 48 saat içinde sonuçlanarak raporlanıyor. Doç. Dr. Mahmut Çerkez Ergören “Önceleri yurtdışı laboratuvarlardan hizmet alınan SMA taşıyıcılık testi için artık haftalarca beklemeye gerek yok. Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi olarak toplum sağlığına yönelik hizmetleri genişletilerek sürdürmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullanıyor. 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı